A Court Of Wings And Ruin - Sarah J. Maas | Kitap Yorumu

by - Haziran 26, 2017


“A nightmare, I’d told Tamlin. I was the nightmare.”

Bu kitap beni olabilecek en güzel şekilde paramparça etti. En yüksek beş yıldız olduğundan beş yıldızı seçtim ama hiç şüphesiz Velaris’in göğündeki bütün yıldızları veriyorum bu kitaba. İkinci kitabı o kadar çok sevmiştim ki üçüncü kitabın onun üstüne çıkamayacağını düşünüyordum, yanıldığıma hiç bu kadar sevinmemiştim. Bu kitap bana umduğum her şeyi ve çok daha fazlasını verdi. Açıkçası onca duyguyu ve düşünceyi nasıl bir yazıya dökeceğimi bilmiyorum ama başlayalım bakalım.

Kitap ikinci kitabın sonunda bıraktığımız yerden başlıyor. Feyre kendisine, kardeşlerine ve ailesi olarak saydığı arkadaşlarına yapılanların ve Tamlin’in ihanetinin intikamını almaya kararlı bir şekilde Bahar Sarayı’na gidiyor. Aynı zamanda Hybern’in muazzam gücü karşısında onu yenmenin bir yolunu bulmaları gerekiyor çünkü tek başlarına bunu başarabilmeleri mümkün değil ancak Amarantha’nın çoğu orduyu ve şehri yok ettiği Prythian’da işleri pek de kolay değil.

SJM karakter geliştirmede o kadar başarılı ki var olan karakterlere yeni katmanlar eklemekle ve daha kompleks hale getirmekle kalmıyor, aynı zamanda dahil olan onca karaktere rağmen her birinin kendine has özelliklerini görebileceğimiz kadar detay ekleyerek hepsinin dünyamızda yer edinmesini sağlıyor. Sadece karakterler değil tabii, kitabın kurgusu da hiç beklemediğim yönlerde, hiç beklemediğim şekillerde gelişip, dallanıp budaklanarak daha ilk sayfalardan gerçek dünyayla bağlantımı kesmeme sebep oldu. Bu kadın öyle bir yazıyor ki sanki ben de oradayım gibi oluyor, sanki Gece Sarayı’nın konseyine dâhilim, orada onlarla plan yapıyorum, müttefik arıyorum ve Hybern Kralı’na karşı onlarla savaşıyorum gibi hissettiriyor.  


“I would clean my blades, and wash the blood from my skin. And I would do it again and again and again.”

Sonunda diğer Yüce Lordları daha yakından tanıdık. Kış Sarayı’nın zırhlı kutup ayıları olması?? Hangisini daha çok sevdiğimi seçemedim bile ama Güz Sarayı Yüce Lordu olmadığına eminim. Feyre’nin ilk kitaptan beri değişimine ve gelişimine hep hayran kaldım ama bu kitapta beni asıl şaşırtan Nesta oldu. Nesta kitabın büyük bir bölümünde çok sevmek (çünkü sert halleri ve koruyucu tavrını biraz kendime benzetiyorum) ve gırtlağını sıkmak isteyecek kadar nefret etmek arasında kaldığım bir karakterdi. Kitabın başlarında çok fazla sinirlerimi bozsa da bir yerden sonra güçlü karakteri karşısında ağzım bir karış açık okudum kendisini. Öte yandan geçen kitapta Lucien’siz kaldığımız için bu kitaba çok daha fazla dahil olmasına çok sevindim. Lucien de katıksız sevdiğim karakterlerden biri. Zaten bizim yoldaşlarımız Rhysand, Cassian, Azriel, Mor, Amren’den çok fazla bahsetme gereği duymuyorum çünkü gerçekten hepsinin kalbimde belli yerleri var artık ama Rhysand’ın bu kitapta ilk ortaya çıktığı an, ah o an resmen kalbim düştü. Kusursuzdu. Kitabın bayıldığım bir diğer yanıysa her karakterin kendine has cesur olma ve güçlü durma yolları var. Karşılarına gelen engellere karşı her biri farklı şekillerde tepki veriyor ve her biri kendi yollarıyla ayakta kalıyor.

Spoiler vermeden yazmak inanılmaz zor ve heyecanımın yarısını bile yansıtamıyorum. Sonuç olarak aksiyon dolu, sizi halden hale sokacak, duygudan duyguya sürükleyecek bir kitaptı. Duygu dolu sahnelerde ağladım, bazı yerlerde isyan edip kitabı bırakıp sindirmek için evde bir tur yürüdüm, bazı yerlerde saçımı başımı yolacak hale geldim ama yine de gözlerimi kitaptan alamadım, bazı yerlerde sesli sesli bağırıp geri kalan yerlerde de kahkaha attım. Anlayacağınız üzere bu kitap insanı bayağı bir dağıtıyor ve okuyalı neredeyse 1 ay olmasına rağmen hala etkisinden kurtulamadım. Feyre ve Rhysand’ın hikâyesi burada bitse de diğer karakterler hakkında bir sürü soruyla bıraktı bizi kitap. Aynı evrende farklı karakterler üzerinden ilerleyecek devam kitapları geleceğini bildiğimden tam olarak bir veda gibi görmüyorum bu kitabı ki veda olduğunu kabullensem yıkılırım zaten. Bu seriyi hala okumadıysanız çok büyük hata yapıyorsunuz diyor ve yorumumun spoiler vermeyeceğim diye zorlamayacağım kısmına geçiyorum.

*Buradan sonrası Spoiler içeriyor, Spoiler burada bitiyor yazısına kadar okumayın.*

Nereden başlasam bilmiyorum, spoiler derdi olmadan bahsedecek o kadar çok şey var ki. En baştan başlarsam ikinci kitabın sonunda Feyre intikam yeminiyle Bahar Sarayı’na dönüyordu. Zekice işlenmiş intikam planlarına bayılırım aslında ama Lucien’in Feyre’nin intikamında rol almasından hiç hoşlanmadım. Lucien çok içten bir şekilde Feyre’nin arkasını kolluyor, ona destek oluyor ve onun için endişeleniyor.  Tabii SJM’ın sevdiğim özelliklerinden biri aslında bu, ana karakter de olsa mükemmel değil ve sonradan pişman olabileceği ve hoşumuza gitmeyecek şeyler yapabiliyor ama Lucien konusunda nedense biraz hassasım. Lucien kadar ince düşünceli ve güvenilir bir arkadaşı varken keşke onu planlarına alet etmeseydi.

Tamlin’e gelirsek, kendisinin ciddi problemleri var bence. Arkadaş gerçekten birkaç öfke kontrolü seminerine gitmeli. Ayrıca Tamlin gerçekten aptal bir karakter. Çok gereksiz şeylere paranoyaklık yapıp telaş ederken asıl ciddi tehditleri görmüyor. Hiçbir zaman hiçbir şeyin farkında değil ve her şeye kanıyor. Kitabın sonundaki büyük rolünden ve sonunda doğru bir şey yapmasından dolayı en azından kafasını saniye başı duvarlara çarpasım gelmiyor artık ama hayır Tamlin, senden hala haz etmiyorum. Kontrol manyağı seni.

Amren’in o ihtişamına, korkutuculuğuna bayılıyorum. Amren geceleri ava çıkıyor ve Velaris halkı Amren onlara uğramasın diye kapılarını kanla işaretliyor. Yani düşünebiliyor musunuz? Sarah J. Maas Amren’in bir eski ahit meleği olduğunu onaylamış ve özgür kalıp gerçek formuna ulaştığı o an neredeyse heyecandan kalbim duruyordu. O ihtişamını her hücremde hissettim ve doğruyu söylemek gerekirse ben de Amren’den biraz tırsmadım değil.

O savaş sahneleri, bütün ihtişamıyla ve görkemiyle o savaş sahneleri beni bitirdi. Heyecandan yerimde duramayıp ayağa kalkarak veya kafamı yastığa gömüp bir süre kendimi sakinleştirmeye çalışarak okudum.  The Bone Carver, The Weaver ve Bryaxis’in savaş meydanında belirişi o kadar epikti ki bu derece önemli olacaklarını ve beni etkileyeceklerini hiç düşünmemiştim. The Bone Carver’ın ve Suriel’in ölümüne en az Amren öldü sandığımdaki kadar çok üzüldüm.  Özellikle Suriel’in ölümü hiç beklemediğim bir şekilde beni gözyaşlarına boğdu.

“And it was the heart of a dreamer that had ceased beating inside that monstroust chest.”

Meşhur Chapter 76’nın sonundan bahsedeceğim ama kitabı okumayanlar varsa ve sırf meraktan dayanamayıp buraya kadar okuduysanız sakın şu andan itibaren okumaya devam etmeyin. Ben uyarımı yaptım gerisine karışmıyorum. Chapter 76’nın sonunda “Rhys was dead.” Cümlesini gördüğüm an kalbime bir şeyler saplandığına yemin edebilirim. Bir an gerçekten kitap etkileyici ve şok edici biçimde bitsin diye Rhysand’ın ölmüş olduğuna, hep yaptığı gibi kendini halkı ve sevdikleri için feda ettiğine inandım, kesin Feyre hamiledir ve Illyrian kanatlı bir erkek çocuğu doğurur diye düşünmüştüm. Chapter 77 boyunca o kadar çok ağladım ki gözümdeki yaşlardan yazıları bulanık görüyordum artık. O şekilde bitmediğine o kadar mutlu oldum ki, başlarına gelen onca şeyden, onca fedakarlıktan ve onca zorluktan sonra mutlu sonu gerçekten haketmişlerdi. Sadece ortalıkda bir ufak Rhys görsek daha mutlu olacaktım ama devam kitaplarından mutlaka Feyre ve Rhysand’dan da bir şeyler olacağına eminim ve o tarz bir şey göreceğimizi tahmin ediyorum.

*Spoiler burada bitiyor.*

Umabileceğim en güzel seri sonu kitabıydı. İyiki çevrilmesini beklememişim ve İngilizceniz yeterliyse mutlaka sizin de orijinal dilinde okumanızı tavsiye ediyorum çünkü yazarın dilinin çok daha güzel olduğunu farkettim ve ne yazık ki çeviriler arası ister istemez anlam kaybı oluyor. Bazı efsanevi sözler çok basitmiş gibi arada kaynıyor anlam düzgün verilemediğinden. Ve kitabın işaretlediğim son alıntısıyla bitiriyorum bu yorumu.


“Even for an immortal, there was not enough time in life to waste on hatred. On feeling it and putting it into the World.”

You May Also Like

0 yorum